KAYIP RIHTIM'DA MESİH'İN KLONU

Burada Dünyanın Mesih'in Klonu'na Neden İhtiyacı Yok? başlıklı bir yazı kaleme almış, kitabın umduğum ilgiyi görmemesinin nedenini, niçinini sorgulamaya çalışmıştım. Kimi Türk fantastik edebiyatının usta yazarlarına, kimi de kitabın okurlarına ait yorumlara da yer vermiştim orada.

Blogda yazıyı okuyan sevgili M. İhsan Tatari (nam-ı diğer, Mit) konuyu, yazarlarından olduğu Kayıp Rıhtım'a taşımak istediğini söylemiş ve onun bu değerli katkısıyla aynı yazı Kayıp Rıhtım'ın şuradaki sayfasında da paylaşılmıştı.

Kayıp Rıhtım, fantastik ve bilim kurgu edebiyatına gönül verenlerin buluştuğu, türe ait filmler, kitaplar hakkında sağlam yorumların yer aldığı, katılımcıların kendi özgün öyküleriyle de katkı verebildiği kaliteli bir oluşum. Haliyle, türün pek çok klişesinden (fantastik, bilim kurgu, alternatif tarih vb.) faydalanan Mesih'in Klonu'nun "meramını" anlatmaya çalışan bir yazı da oradaki yetkin okurca karşılığını buldu. Değerli dostlar, yine değerli yorumlarıyla konunun deşilmesine katkı sağlamak için ellerinden geleni yaptı.

İşte, burada, Kayıp Rıhtım'da yer alan Dünyanın Mesih'in Klonu'na Neden İhtiyacı Yok? yazısının altında yer alan o yorumları ve benim yanıtlarımı bulacaksınız. Böylece konuyu biraz daha derinleştireceğimize, yeni sorular türetip yeni yanıtlar aramaya girişeceğimize inanıyorum.

Yorum ve yanıtları aceleyle yapılan birkaç harf hatasını düzeltmek dışında bir şey yapmadan, olduğu gibi taşıyorum buraya. Buyurun lütfen:



mygifmit söylüyor,
Tarih: 26 Nisan 2010 - 11:28
Ülkemizde durum maalesef böyle. Kitabınızın çok satmasını ya da satışı geçtim okunmasını istiyorsanız ille de güçlü birileri ile bağlantınız olmalı, bazı yerleri arkanıza almanız gerekli. Aksi takdirde eleştirmenler ya kitabınıza gerektiği gibi gerçek bir eleştiri yapıyor ya da görmezden geliyorlar. Yabancı yazarları yere göğe sığdıramazken kendi yazarlarımızı batırmakta üstümüze yok.
Gerçek bir eser mutlaka ama mutlaka gün yüzüne çıkar. İster müzik olsun, ister roman. Bir gün mutlaka hak ettiği yere gelir. Dilerim o gün yazarın da yaşarken gördüğü bir gün olur.

mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 26 Nisan 2010 - 11:52
Sevgili MİT’e ve Kayıp Rıhtım’ın değerli yöneticilerine sonsuz teşekkürler… Kimilerince yazarın hezeyanı da denebilecek bir yazıdır Mesih’in Klonu’yla ilgili yazdıklarım. Ben, kendi yaşanmışlıklarımı, esere verdiğim süreyi, yaptığım araştırmaları, yıllara yayılan yazım sürecimi vs. en iyi bilen kişi olduğumdan bu sözleri söylemeyi hak buldum kendimde. Katılan, katılmayan elbette olacaktır. Ancak benim bunca kalem paralayarak söylemeye çalıştığımı sevgili MİT çok güzel özetlemiş: Yerli ve yabancı yazarların eserlerini değerlendirirken takındığımız iki yüzlü yaklaşım. İşte bunu aşmalıyız. Türk yazarın kitabı, zaten Türk yayıncılık şartları göz önüne alındığında 1-0 yenik başladığı maçta, hak etmediği Kırmızı Kart’ı okurundan da görmemeli. Lütfen, sadece Mesih’in Klonu’nu değil, edebiyata artı değer katma amacı taşıyan tüm yerli eserleri önyargısız incelemeye çalışın / çalışalım.
Sevgilerimle…

mygifmagicalbronze söylüyor,
Tarih: 26 Nisan 2010 - 12:48
Kesinlikle en sade üslupla bu konunun yazar tarafından irdelendiğine inanıyor, yazıya tamamen katıldığımı da belirtmek istiyorum. Ne yazık ki ülkemizde bilinen bazı gerçeklikler, içinde yaşadığımız topluma fazla yabancı gelmeyecek unsurların bir kitapta olması, yazarın bizden birisi olması ve tabii en önemlisi de batı edebiyatına olan yönelimimiz sonucunda ister istemez elimizdeki değerlerin kıymeti bilinmiyor ki bununla beraber herhangi bir kıymeti kalmıyor.
Bazen öyle zamanlar geliyor ki, Aşkın Bey’in belirttiği, maça 1-0 yenik başlama bile oldukça hafif bir ifade olarak görünüyor gözüme. Fakat işte bu esnada yayınevlerine, gazetelere, tanıtım yapan her türlü kuruluşa burada önemli görevler düşüyor. Nasıl ki yabancı bir yazarı, kurgusu ülkemizdeki yazarların yarısı kadar olmadığı halde göklere kadar çıkartıyorlar, aynı şekilde marjinalliği bir kenara bırakıp reel bakış açısıyla tarafsız olarak bu kitapları da değerlendirmeleri gerekir.
Zaten kâr amacı güttüğü bariz olan, hatta bas bas bağıran kitaplar veya seriler nasıl olur da edebiyat dünyasının mihenk taşı olarak gösterilebilir hâlâ anlamış değilim…
İnanıyorum ki birlik ve beraberlikle bu günleride atlatacağız ve daha sonra geriye dönüp bu yazıya baktığımızda, sadece gülümseyerek hatırladığımız ve geçişini mutlulukla karşıladığımız bir inceleme olacak.
Ellerinize ve emeğinize sağlık… Bu güzel yazınızı bizimle paylaştığınız için de ayrıca teşekkürler.

mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 26 Nisan 2010 - 14:13
Sevgili magicalbronze’a yorumu için teşekkürler. Her satırının altına imza atacağım temenniler bunlar. Dilerim o günleri görmek her yerli yazar için mümkün olur.

mygifonder kabali söylüyor,
Tarih: 27 Nisan 2010 - 14:18
Yazı için teşekkürler öncelikle. Fikirlerin beyan edilmesine oldukça sevindim. Çünkü bazen düşünüyorum da, bizim geri kalmamızın ve kendimizi “sevmememizin” nedeni bu belki de. Kendini sevmeyen bir milletin kendi yazdığı esere, kendi milletinden birisinin saygi duymasini nasıl bekleyebilir ki! Bakın, daha geçen Le Guin Yazarlar Birliği'nden ayrıldı Google’ın attığı kazık yüzünden, hatırlayın ve tüm dünya bunu konuşuyor! Eminim bizde böyle bir olay yaşansa kimse konuşmaz. Ama pardon, bizde Yazarlar Birliği diye bir şey de yoktu, di mi? Ya da var büyük ihtimalle, ama kaç kişi biliyor?
Yazınız çok yerinde, çok açık bir dille anlatılmış. Umuyorum birileri bu tür yazıları okur da akıllanır. sevgilerimle.


mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 27 Nisan 2010 - 15:59
Teşekkürler sevgili Önder Kabalı. Dilerim sizin temennileriniz de gerçekleşir ve dilerim biz o günleri görürüz :)

mygifcankutpotter söylüyor,
Tarih: 27 Nisan 2010 - 17:41
Türkiye burası. Yarımızdan çoğu batı düşkünü değil mi? Öyleyiz. Kimseye laf söylemek istemiyorum ama bu ülkede önemli bir yere gelmeniz için arkanızda devlet başkanı falan olması gerekiyor. Piyasada yabancı olup da kurgusal değeri olmayan milyonlarca kitap vardır eminim. Millet onları yere göğe sığdıramazken, Türk kitaplarını, “Ayy, Türkmüş!” diyerek bir paçavra gibi kenara fırlatıyor. Oysa, Türklerden de gayet iyi malzeme çıkar, bundan eminim. Bizim İngilizlerden neyimiz eksik? Hiçbir şeyimiz! Eşitiz ve bunu göstermeliyiz. Ama altta bir fare gibi eziliyoruz. Sıyrılmalı ve gücümüzü tüm dünyaya göstermeliyiz. Tıpkı Kurtuluş Savaş’ındaki gibi. Saygılar…

mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 29 Nisan 2010 - 11:29
Sevgili cankutpotter, bunu yapabilmek için de bu toprakların insanına daha tarafsız gözle bakmayı öğrenmemiz gerekiyor okur olarak. Dikkatinizi çekerim, “tarafsız” diyorum. Geçtim yandaş olmayı anlayacağınız, hiç değilse, “Bu toprağın insanı da iyi şeyler yazabilir,” diye bakmak gerek biraz. Bakın, Olasılıksız diye bir kitap aylardır çok satanlar listesinde. O kitabı bir Türk yazsaydı, inanın 3000 adet satmazdı. Başları iyi, devamı vasatın altında bir macera romanı. Ama gayretli reklam ve okurun, “Aman, Avrupalı neylerse güzel eyler,” yaklaşımı kitabı nerelere taşıdı. Bir başka örnek, Dan Brown’ın Kayıp Sembol’ü. Artık ezberlediğimiz bir iskelet üzerine gene aynı şeyleri söylüyor Brown, hem de aynı üslupla. Ne acı ki ben daha kitabın %25'ini bitirmeden finali biliyordum, katilin kim olacağını biliyordum, çünkü Brown’un tarzını okuduğum kitaplarla özümsemiştim iyice. Geçiyorum Mesih’in Klonu’nu, Bursalı yazar Bülent Sabırlı İstila diye fantastik bir roman yazdı, birtakım aksaklıklar varsa da bana göre gayet de iyi yazdı, kaç fantastik edebiyat seven Türk okur haberdar bundan? Neyse… Uzayacak… İlginize teşekkür ederim.

mygifEzgi söylüyor,
Tarih: 29 Nisan 2010 - 17:59
İyi günler...
Bu yazınızı okur okumaz hemen kitabı satın almak için Idefix’e girdim. Neyse ki tükenmemiş daha! En kısa sürede alıp, bu güzide yazının ve açıksözlülüğü ile naçizane takdirimi almış yazarın kurgusunu okuyup yorumlamak benim için büyük bir zevk olacak!
Tespitleriniz ve açıksözlülüğünüz için tekrar teşekkürler.

mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 29 Nisan 2010 - 23:38
Sevgili Ezgi, ben teşekkür ederim. Idefix’te kitap, etiket fiyatının (25 TL) çok çok altında satılıyor (4 TL). Kaçırmamanı isterim :)) Ve tabii değerli yorumunu merakla bekleyeceğim. Sevgiler…

mygifSemih söylüyor,
Tarih: 2 Mayıs 2010 - 20:07
Ellerinize sağlık. Yazıyı ve içerisindeki göndermeleri çok beğendim. Burada değinilmemiş ama ben yine de söylemek istiyorum.
Birçok insan bu işi para güdüsüyle yapıyor. Özellikle şu aralar gündemde olan vampir kitaplarının bir çoğunda bu kaygıyı görebiliriz. Lakin bu kitapta öyle bir şey yok. Zaten olsaydı şu anda idefix adlı kitap satış sitesinde 4 liraya olmazdı değil mi? Düşünsenize 4 TL! Sahafçıda bile bu kadar ucuz bulunamaz. Benim üzüldüğüm, böyle güzel bir kitabın bu kadar ucuza satılması ve dolayısıyla kitabı gören kişilerin, “Hmm, 4 TL ise pek işe yaramaz,” diye düşünmesi… Evet, kitabın ucuz olması çok iyi bir şey. Ama bizim ülkede ucuz bir şey varsa o kesin kötüdür algısı var! Maalesef bu yüzden üzlüyorum biraz…
Kitabı okuduğum için söylüyorum bunları. Her cümlesi özenle seçilmiş, her paragrafı ayrı heyecan verici bir eserdi. Ben de yazıda örnek gösterilen o okuyucular gibi tamamen rastlantı eseri almıştım kitabı ve hiç beklemediğim anda şaşırtmıştı beni. Ama işte, 4 TL’yi görünce insanlar eğer yazardan ve konudan habersizse görmezden geleceklerdir kitabı, üzüntüm bundan kaynaklanıyor…

mygifAşkın Güngör söylüyor,
Tarih: 3 Mayıs 2010 - 15:02
Sevgili Semih, öncelikle yorumun ve ilgin için çok teşekkür ederim.
İşin aslı, kitabın 4 TL’ye çekilmesi beni — senin aksine — sevindiriyor. “Bu şekilde, etiket fiyatı olan 25 TL nedeniyle kitaba yanaşmayan kitle de bir ucundan tutar,” diye umuyorum çünkü. Ama haklısın, ucuz kitabın ucuz edebiyat olduğuna inananlar mevcut memlekette. Diliyorum ki, onlar da 4 TL’ye kıysın ve karşılığında sürpriz bir okuma keyfi yaşasın Mesih’in Klonu’yla.
Bir de son not: Yanlış bilmiyorsam, İnkılâp elinde kalan son yüz küsur kitabı satıyor bu fiyata. Yani, acele eden kapacak :)) Zira ben bile kitap ikinci baskıyı görecek mi, hiç bilmiyorum:) Selamlar, sevgiler…
HABER ANALİZ

Mesih'in Klonu'nu Bana Cebrail Yazdırdı 

Bu yazacaklarıma inanmayacaksınız, biliyorum, ama böyle bir sırrı daha fazla taşıyamayacağım. Başlıkta açıkça söylediğim şeyi bir kez daha yineleyeyim de yanlış anladığınızı sanmayın. Evet, Kutsal Kâse'deki kanından alınan DNA'yla yeniden dünyaya getirilen Hazreti İsa'yı anlattığım Mesih'in Klonu romanını bana Cebrail yazdırdı. Her kelimesi ondan çıkmadır. Ben sadece kalemi tutan elim. 

2005'in ilk aylarıydı. Yanılmıyorsam Nisan'ın ilk yarısı. Gecenin bir vakti uykudan kan ter içinde uyandım. Karşımda ışıl ışıl parıldayan biri duruyordu. Cübbe vardı üstünde. Bembeyaz sakalları kasıklarına dek iniyordu. Göz çukurlarında bakmanın mümkün olmadığı bembeyaz ışıklar yanıyor, kalp vuruları gibi çakıp sönüyordu. "Seni yolda bekliyorum," dedi. Kayboldu.

"Tanrım, bu da nedir?" diye söylenerek kalktım. Heyecan ve korkudan tir tir titriyordum. Eşimi uyandırmayı denedim, ama ne yaptıysam uyanmadı. O zaman çevrede hiç ses olmadığını fark ettim. Yan odada zangırdayarak çalışan buzdolabımız da, hemen başucumuzdaki komodinde duran saat de tamamen sessizdi. İşte o zaman normal olmayan bir şeylerin geliştiğini anladım.

Ne kadar dehşet içinde olsam da oturma odasına gittim. Oradan sokağa bakacaktım. Uyanır uyanmaz gördüğüm sakallı kişi bana yolda beklediğini söylemişti çünkü. Kalbim gümbüt gümbür atarken pencerenin önüne gittim, tülü ve perdeleri aralayıp yola baktım. Nefesim kesildi.

Adam oradaydı. Böyle bir şey mümkünse, az öncekinden de fazla parlıyordu. Öyle bir parıltıydı ki bu, sokağı çevreleyen apartmanların kimi dairelerinde yanan ışıkları bile karanlık gibi algılamama neden oluyordu. İçimden bütün duaları yineleyerek perdeyi kapamayı denedim, ama adam başını kaldırıp gözlerime dimdik bakıverince yapamadım bunu, donmuş gibi kalakaldım.

Adam, yeri göğü inleten, gümbürdeyen, ama nedense benden başka bir Allah'ın kulunca duyulmayan davudi sesiyle, "Yola gel!" diye buyurdu.

Kendi kendime, "Rüya... Sadece rüya," diye mırıldanıp güç de olsa perdeyi kapamayı başardım. Beni yatak odasına götürecek dar hole döndüğümde dizlerimin bağı çözüldü. Daha bir saniye önce sokakta gördüğüm adam şimdi tam karşımdaydı. Hole geçebileceğim tek yol olan kapının önünde. Parıldayan gözlerinde öfkeli yıldızlar çakıyordu.

"Sen yola gelmezsen, biz seni yola getiririz!" diye söylendi.

Sesini zerrece yükseltmemesine karşın odadaki tüm eşyalar zangır zangır titredi. Hem de öyle titredi ki, bilgisayar masam, döner koltuğum, eşimin pencerenin önüne yerleştirdiği zenci bebek bibloları paramparça oluverdi.

Dizlerimin üstüne çöküp, "İnsaf," dedim. "Merhamet... Merhamet..." Çok sonra fark ettim ki ağlıyordum.

Adam, "Biz Ulak'ız," dedi, "Ak Pak İller'de bize Cebrail derler. Sana bildirmeye geldik."

Kekeleyerek, "Ne — ne?" diye sordum. "Ne bildirmeye?"

"Yazmanı bildirmeye! Üstüne yemin edilen kalem için yaz!"

Öylesine korkmuştum ki, ayrıntı falan soracak halim yoktu. Bilgisayara yöneldim. Böylece fark ettim az önce parçalanan eşyalarla birlikte onun da tuz buz olduğunu. "Nasıl — nasıl yazarım?" diye inledim. "Bilgisayarım —"

"Her şey hallolur," dedi Ulak. Elini hızlıca, bir daire çizer gibi boşuğa savurdu. Bir ışık çakıp söndü.

İstem dışı da olsa gözlerimi yumdum. Birkaç saniye sonra tekrar açtığımda her şey sapasağlam ve yerli yerindeydi.

Cebrail, "Şimdi bizi dinle," dedi. "Biz aktaracağız, sen yazacaksın! Yazının kulu olacaksın!"

Ve dediği gibi oldu. O söyledi, ben yazdım, o söyledi, ben yazdım, o söyledi, ben yazdım... Ne var ki tam —


Tam en heyecanlı yere gelmişken bir de baktım ki okurum bana inanmıyor. "Hadi ordan," dercesine okuyor bu satırları. Anlaşılan, canına yandığımın dünyasında sıktığı martavallara inanılacak insanlarla inanılmayacak insanlar arasındaki seçim pek de hakkaniyetli yapılmıyor.

Ama hayır, bu sitem size değil. Yine ve yine ve yine basına! Akıllıca hareket etmekten ziyade dangalakça davranmayı maharet sayan basına! Kendini pek akıllı sanan, kimseleri beğenmeyen, herkese tepeden bakan, ama cilalı sözleri gerçek sanacak kadar cahil olan basına! Taraf olduğunu utanıp sıkılmadan haykıran, saldırmak istediğinin üzerine kusmaktan haz duyan, iş gerçekleri söylemek olunca kendi pisliğine bulanan basına! Gerçekte kendi iğrenç kibrinden başkasına taraf olmayan basına! Kim bilir kaçıncı keredir enayi yerine konan, ama bir türlü dersini almayan basına!

Ne?

Hayır, yaralarım nedeniyle gocunmuyorum. Yaralarım kabuk bağladı epeydir.

Beni, sizi, bizi, hepimizi kendileri gibi dangalak sanmalarına köpürüyorum böyle! Kustukları haberleri lütfedip de araştırmamalarına! "Ben Tanrı'yım," diyeni Tanrı ilan etmelerine, "Ben Mesih'im," diyeni Mesih ilan etmelerine, "Ben ilk Türk astronotum," diyene övgüler düzmelerine! Tanrım, nasıl bir sirke düştük böyle?

Eh, öfke terapisi önerilecek denli saldırgan davrandıktan sonra sadede geleyim mi? Geleyim. Buyurun, aşağıdaki iki haber Hürriyet'ten. İkisi de aynı günün manşetleri. Okuyunca güler misiniz, ağlar mısınız, orasını bilemem. Ben lafı gene Mesih'in Klonu'na getirip konuyu bağlayacağım yazının sonunda.

Bu ilk haber:



Japonları kandıran Türk

12:40 | 03 Mayıs 2010

Vatan gazetesinden Uğur Koçbaş'ın haberine göre, dünyanın en iyi 10 üniversitesinden biri olan Japonya’nın en prestijli okulu Tokyo Üniversitesi’nde “Türk bilim sahtekarı” şoku yaşanıyor.

“Uzay Asansörü” adlı projesiyle Japon ve dünya basınına konu olan, NASA’da iki yıl astronotluk eğitimi alarak “İlk Türk astronot” olduğu iddiasıyla ortaya çıkan Serkan Anılır, Japonya’yı karıştırdı.

2003 yılında Tokyo Üniversitesi’ne verdiği doktora tezinin yüzde 40’ı “aşırma” çıkınca bir anda ülkede bilim dünyasının tüm şimşeklerini üzerine çekti. Anılır’ın Türk Ulaştırma Bakanlığı’nın kendisini NASA’ya gönderdiğine dair belgenin de sahte olduğunun belirlenmesinin ardından yardımcı doçent olarak görev yaptığı Tokyo Üniversitesi, 37 yaşındaki Türk’ün doktora tezini iptal etti, üniversite ile ilişiğini kesti. Rektör Junichi Hamada, Yomiuri Shimbun gazetesine yaptığı açıklamada, “Şok içindeyiz. Bu inanılmaz bir durum. 130 yıllık tarihimizde hiçbir doktora tezini iptal etmedik, kimseyi görevden atmadık” dedi ve Anılır’ın doktora tezini kabul eden heyet hakkında da soruşturma açıldığını duyurdu. Anılır’ın internet sitesinde yayınladığı astronot fotoğrafının da fotomontaj olduğu ortaya çıktı. Illinois Üniversitesi ve İTÜ mezunu olduğunu belirten Türk’ün, bu okullarla da bir ilişiği olmadığı tespit edildi.

TÜRKİYE'YE DÖNDÜ 
2001 yılında kendisiyle Tokyo Üniversitesi’nde eğitim aldığını söyleyen bir Türk okul arkadaşı, “Onun bir yalancı olduğunu herkes bilirdi. Ama yalanlarıyla çok eğlenirdik. Bir keresinde odasında sahte bir NASA kimliği hazırlarken bile gördük. Bu yalanlarının eninde sonunda başına bir bela açacağı belliydi” dedi. Gelişmeler üzerine daha önce Anılır’ı yere göğe sığdıramayan Japon basını özür yazıları yayınladı. Japonya Uzay Geliştirme Ajansı da, Anılır’a ait olmadığını tespit ettiği 4 makalesini kronolojik listeden çıkardı. Anılır’ın kitabını basan yayınevi ise kitabın basımını durdurduğunu açıkladı.

Hakkında belgede sahtecilik, intihal ve nitelikli dolandırıcılıktan soruşturma açıldı. Fahri Büyükelçilik yaptığı Wakayama vilayeti Kushimoto ilçesi verdiği bu fahri elçilik ünvanını geri aldı. Anılır, hakkındaki bu olayların ardından Japonya’dan ayrılarak Türkiye’ye geri döndü.

BEN ZATEN BIRAKACAKTIM!  
Anılır, kişisel internet sitesinde yaptığı açıklamada, “Ben zaten işi bırakmak için başvurmuştum” ifadesini kullandı: Bir doktora öğrencisi olarak yazdığım ilk tezdi. O yüzden de alıntı yaptığım yerlere numara verip kaynak belirtme olayından haberim yoktu. Basit bir hatamdan kaynaklandı. Zaten işten ayrılmak için başvurmuştum. Astronot fotoğrafı da Houston’da eğlence için yapılmış bir fotomontajdı, biyografimde yer vermek hataydı.

ANILIR’DAN İNCİLER 
  • Astronotum, olimpiyat şampiyonuyum, yazarım.
  • Türkiye’nin ilk resmi astronot adayı olarak Ulaştırma Bakanlığı tarafından NASA’ya gönderildim. 2 yıl astronotluk eğitimi aldım. (Belge ve fotoğrafı sahte çıktı)
  • Beni NASA’ya Türk Hava Kuvvetleri Komutanı tavsiye etti.
  • Türk Milli Kayak Takımı’nda yer aldım. Olimpiyat madalyası kazandım.
  • Illinois Üniversitesi ve İTÜ mezunuyum. (Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık mezunu)
  • 2003 Sapacean Uzay Konferansı’nda bildiri sundum. (Katılımcı bile değildi)
  • Japon Uzay Fiziği Departmanı Başkanıyım. (Öyle bir departman yok) 
  • Amerikan Onur Madalyası sahibiyim. (Birkaç bin dolara satın alınabilen bir ödül çıktı)
  • Tokyo Üniversitesi’nin ilk yabancı yardımcı doçentiyim. (Başka birçok yabancı yardımcı doçent görev yapmış) 

TÜRK BASININI DA KANDIRDI
Anılır, Türkiye’de birçok bilim konferansında katılımcı olarak yer aldı. Birçok TV kanalına röportaj verdi. İşte Türk basınında şimdiye kadar Anılır ile ilgili çıkan haberlerin başlıklarından örnekler:
  • Japonya’daki süper beynimiz
  • İlk Türk astronot adayı
  • Türk Bilim Adamı’nın Uzay Asansörü: ATA
  • Uluslararası alanda yıldızı parlayan Türk bilimadamı
  • Japonlar’ın Türk samurayı

İyi mi? Basının attığı manşetleri diyorum. Şuraya bakın, Tanrı aşkına! "Süper Beyin! Türk Astronot Adayı! Uzay Asansörü! Yıldızı Parlayan Türk Bilimadamı! Türk Samurayı!" Vay, vay, vay, vay, vay... Ben de kaç zamandır soruyorum kendime, her ekranda gördüğümde durumuna acıdığım, okumuşluk iddiasından utandığım Ajdar denen varlık nasıl oluyor da sanatla ilgilenen bunca insan sersefil yaşayıp giderken o kanaldan bu kanala zıplıyor, çığırıyor, çığırıyor, çığırıyor da o garip tıngırtıya şarkı deniyor, diye. Günahını almışım adamın. Elimizde aslanlar gibi "astronot çakması" çarpı "yardımcı doçent çakması" eşittir "tabii ki yine bir Türk" varmış. Bir basın kalemşörü de, övgüler düzerek haberini yaptığı bu zat-ı muhteremin "gerçekliğini" sorgulama gereği duymamış.

"Vakkas abi, adam 'Türk astronotum' diyor. Manşete basayım mı abi?"
"O'lum Hicabi, deli misin, hemen bas! Ne duruyo'sun hâlâ?"
"Abi — ne bileyim — adam bizi yiyo olmasın?"
"Yav Hicabi, bizi yer de, koskoca Japonları nasıl yesin herif kardeşim? Japon yapıştırıcısını bulmuş adamlar! Bir yapıştırsalar Jüpiter'e roketsiz uçururlar herifi! Bas sen!"
"Ya, bi' araştırsa mıydık abi? İçime kurt düştü, ne bileyim... Hiç de duymadık bugüne dek Türk astronot."
"Yavrum, Hicabi, NASA bize hesap mı ver'cekti? Hem sorsalar n'olcak? Misal, bana 'NASA'dan arıyorum deseler, 'Uymaz yavrum bize NASA, gel de bırakayım seni nadasa' deyip savuştururum herifi... Bas sen o haberi, bas! Daha sırada Mars haberi var. Çekilen son resimlerde Mars yüzeyinde Hazreti İsa'nın yüzünü görmüşler!"
"Abi, gördüm ben o fotoyu. O karaltı benim kaynanaya da benziyo valla."
"Deme! Bak, manşete bak! GAZETECİNİN KAYNANASI İSA'NIN REANKARNASYONU MU? Tamam, Türk astronot haberinin tepesine bunu çakalım Hicabi! Satışlar patlasın ulan!" 

Komik mi? Gülmeyin, gerçek bu. Misal, bakın, bu da aynı günkü gazeteden bir başka haber:


Canlı yayın olmadığı bir gün sonra anlaşıldı

13:27 | 03 Mayıs 2010

Aydın’ın Sultanhisar ilçesinde bu yıl 41’incisi gerçekleştirilen Nysa Kültür ve Sanat Festivali kapsamında düzenlenen ve ulusal bir kanaldan canlı yayınlandığı duyurulan müzik programının, canlı yayınlanmadığı bir gün sonra anlaşıldı.

Nysa Kültür ve Sanat Festivali kapsamında, Sultanhisar Belediyesi tarafından hazırlanan davetiye ve duyurularda, şarkıcı Kutsi tarafından sunuculuğu yapılan ve ulusal bir kanalda yayınlanan ’Kutsi ile Bambaşka’ isimli müzik programının 3 saat boyunca canlı olarak yayınlanacağı ifade edildi.

Dün akşam Nysa Antik Kenti’ndeki antik tiyatrodaki program öncesinde, programın canlı olarak yayınlanacağı ve bu nedenle program sırasında uyulması gereken kurallar duyuruldu.

Yaklaşık 12 bin kişinin izlediği ve 3 saat süren müzik programı sonunda, sunucu Kutsi tarafından "Televizyonunun başında bizi izleyen ve siz Sultanhisarlılar canlı yayınımız burada sona eriyor. Bize ayrılan süre doldu" denilerek program sonlandırıldı.

Bugün Türkiye’nin birçok yerindeki Sultanhisarlılar tarafından, sözü edilen saatte kanalda yabancı film oynatıldığı ve programın canlı yapılmadığı yönünde şikayetler alındı.

Sultanhisar Belediye Başkanı Ertegün Ünal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, canlı yayının programın başlamasından 15 dakika önce kaldırıldığını öğrendiğini belirterek, "Yağmur yağarsa canlı yayında sıkıntı olur diye vazgeçilmiş. Kanal, bu çekimleri ilerleyen günlerde banttan aynen yayınlayacakmış. Bununla ilgili olarak kanal tarafından Sultanhisar’da bir basın toplantısı yapılacak. Biz de yayın sonuna kadar canlı yayındayız sanıyorduk. Çekim yapanlar da bilmiyormuş," diye konuştu.

Ünal, kanal ile yapılan sözleşmelerinde, programın canlı olarak yayınlanacağının yer aldığını ifade ederek, sözleşmeyi inceleyerek, gerekeni yapacaklarını kaydetti.

Aynı günün gazetesinin manşetinde iki dolandırıcılık haberi. Hiçbir konuda olmasa da bu konuda inanılmaz yaratıcı olduğumuzun kanıtları. Denizfeneri hadisesini, Unakıtan'ın likit yumurtalarını, Cem Uzan'ın karton imparatorluğunu (ve inanılmaz ama ona oy verenleri), bir TV markasının promosyon çalışmasını gerçek sanıp bir reklam yıldızını dünya starı gibi sunan televizyon kanallarını saymıyorum bile.

İşin aslı, bu TV dolandırıcılığı haberine gülüp geçmiştim. Anormalliği normal gibi algılıyoruz ve iyice kanıksadık artık, malum. Ama şu "çakma astronot" hadisesini de okuyunca bende şafak attı. Ne geldi aklıma biliyor musunuz?

Bundan iki yıl kadar önce, Mesih'in Klonu'nun yaşadığı suskunluktan sitemle söz ettiğim yazar ablalarımdan Mavisel Yener, ustaca kullandığı mizahı akıl kılıfından çekmiş, "Ya Aşkın, böyle kitap promosyonu mu olur?" demişti. "Çıkmışsın ortaya, dümdüz adam, 'ben bu fikri şöyle buldum, böyle araştırdım' diye anlatıyorsun. Olmaz! Basın buna elbette ilgi göstermez. Hazır yazmışsın dini bir figür üzerine, çıkacaksın ortaya, 'bu kitap bana vahiy geldi' diyeceksin, 'bir gün gökten ses duydum, bana bu kitabı yazdırdı' diyeceksin... Bak o zaman basın nasıl düşüyor senin peşine."

Karşılıklı gülücükler atmıştık birbirimize o gün. Ama işin garip yanı, bu haberleri okuyunca fark ettim ki, biz apaçık ortada olan gerçeğe gülmüşüz. Güzide basınımızın durumu tam da bizim alaylı kahkahalarımız kadarmış. Ne bir eksik, ne bir fazla.
YAZAR YORUMU

Dünyanın Mesih'in Klonu'na Neden İhtiyacı Yok?

Başlıktaki göndermeyi anladınız sanırım. Eh, anlamayanlar için kısa bir girizgâh yapmak da boynumuzun borcu tabii:

Christopher Reeve gibi, neredeyse Tanrı tarafından Süperman'i canlandırmak için yaratıldığı düşünülecek kadar rolüne oturmuş bir adamın ardından yeni Süperman Brandon Routh'u tanıyacağımız; Bryan Singer yönetiminde 2006 yılında çekilen Süperman Returns (Süperman Dönüyor) filminde, hırçın, huysuz, inatçı ama iyiler iyisi Lois Lane'i yıllardır tutkuyla istediği Pulitzer ödülüne kavuşturan makalenin başlığıdır gerçekte bu — ve tabii aslı şöyledir: Dünyanın Süperman'e neden ihtiyacı yok?

Kripton'la ilgili araştırma yapmak üzere dünyayı kendi haline bırakarak çekip giden Süperman'in beş yıl süren yokluğu sırasında Lois Lane yaşadığı hayal kırıklığını Süperman karşıtı bir makaleye dönüştürmüş, insanlığın gereksindiği umuda kavuşmak için bir yarı-tanrıya değil, kendi kutsal ruhunun kılavuzluğuna başvurması gerektiğinin altını çizmiştir.

Bu makale, yukarıda da değindiğim gibi, yazarının kişisel kırgınlığından, hayal kırıklığından, terk edilmişliğin hüznünden beslenmişse de, insanlığa yeni ve bağımsızlığa yönelik bir bakış açısı önermeyi de başarmıştır — Pulitzer'i almasının gerekçesi de budur zaten.

İşte, ben de yıllar süren bir emek sonrası tamamladığım ve raflarda yerini aldığı andan itibaren elbet bir gün göze batacağına inancımı koruduğum Mesih'in Klonu'nun iki buçuk yaşına yine sessiz sedasız ulaşması sonucu aynı hislerle kotarıyorum bu yazıyı — ve müjde, Pulitzer falan beklemiyorum.

Mesih'in Klonu, zihnim beni yanıltmıyorsa 2005 yılının başlarında yaşadı fikirsel doğuşunu. BU Yayınevi'nde Yazı İşleri Müdürü görevimi sürdürdüğüm sırada, doğaüstü konulara beninkine denk — ve belki de daha fazla — bir ilgiyle yaklaşan sevgili dostum Ali Aydın'la yaptığımız bir sohbet sırasında — Hz. İsa'yı, Kutsal Kâse'yi, İsa'nın Kefeni'ni, çarmıha gerilmeyi ve yeniden doğumu konuşuyorduk — yazarların pek iyi bildiği o kıvılcım zihnimde çakıp söndü. İlk başta bir soru şeklindeydi: Hain havari Yahuda İskariyot peşine taktığı Roma lejyonunu Mesih'in barındığı barakaya götürürken neler hissetmiş olabilir? Bu öylesine kışkırtıcı bir soruydu ki kurgusal olasılıkların zihnime yığılmasına ve tarihin — ve daha da fazlası, mitolojinin — bulanık sayfalarından fırlayan Yahuda'nın zihnimde fink atmaya başlamasına neden oldu. Üstelik, aralıksız şunu söylüyordu: Beni yazmalısın! Öykümü yaz-ma-lı-sın!

Böylece, Mesih'in Klonu'nun yazılan ilk cümlesi şu oldu:


"Yahuda İskariyot yüzyıllar sonra yazılacak olan Müjde’yi okuma şansına erişseydi şüphesiz her şeyin metinlerde anlatıldığı şekliyle yaşanmış olmasını dileyecekti. Çünkü o zaman karşılaşacağı ölüm daha kısa, daha acısız, böyle bir şey mümkünse daha katlanılır olacaktı. Oysa cebindeki otuz gümüşlük kesenin ruhunu neden rahatlatmadığını sorguladığı kısacık anların dışında o gece hâlinden pek de şikâyetçi değildi. Bir lejyon askerin önünde hızlı adımlarla yürüyor, onlarca değneğin ucunda sallanan meşalelerle fenerlerin ustaca eğip büktüğü gölgesini takip ediyordu."

Yazarın kurguyla imtihanı tuhaf bir mücadeledir. Ben yayınlanan tüm kitaplarımdan daha fazla Mesih'in Klonu'nda deneyimledim bunu. Örneğin, ilk olarak yazdığım ve kitabın girişi olmasını planladığım bu cümle, kurguya yaptığım müdahaleler sonrası ancak 85. sayfada yer bulabildi kendine, açıklayıcı bir "Ara Metin" olarak. Zaten Mesih'in Klonu yeniden kurgulanan ve tüm imkansız olasılıkları yaşanabilir kabul eden bir alternatif tarih kitabıydı bana kalırsa, her ne kadar Radikal Kitap'taki eleştirisinde kitabı yerleştirecek bir alan bulamadığını göğsünü gere gere söyleyen Haluk Hepkon bunu anlamasa da.

İşte, hızlı bir manevrayla edebiyatımızın yüksek değerlerine geçiş yaptık: Eleştiri — ya da başka bir ifadeyle, birinin gözüne batmayı nasılsa başaran tanınmamış yazara ait şanslı kitabın boyunun ölçüsünü alma aşaması. Baylar bayanlar, işte, zurnanın zırt dediği yer burası!

Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının aksine Türkiye'de yazarlar telif ücretleriyle zengin olmaz — adı Elif Şafak, Orhan Pamuk, Tuna Kiremitçi, Canan Tan, Orkun Uçar, Turgut Özakman değilse tabii. Benim gibi hayatını sürdürmek için sevdalısı olduğu yazıyı üretmekten başka işler de yapmak zorunda olan görünmeyen yazarlar bu nedenle gereğinden çok daha fazla önem verir eleştiri müessesine. Çünkü o müessese, ne yazık ki ülkemizde okura ulaşmanın birincil koşulu olan basın dünyasının ilgisini kitaba çekmeye yarayabilir. Tamam, kabul, her zaman gerçekleşmez bu. Yere göğe konamayan eleştirilere sahip kitapların bin adetlik satışa yine de ulaşamadığı pek çok örnek vardır, ama manzaraya bir de diğer taraftan bakarsanız, basının köşe sahibi kalemşörlerinin değinmeye karar verdiği hemen her eserin çok satan halini aldığını da görebilirsiniz.

Bu önemli mi? Çok satan olmak yani. Edebi lezzetin genellikle en az satan kitaplarda barındığını söyleyecek okurlar için elbette değil. Ama hayır, böyle bir genelleme yapacak değilim. Yani, az satan bütün kitaplar edebi bakımdan harikadır, martavalına kendim inanmazken sizin inanmanızı sağlamakla zaman harcamayacağım. Abesle iştigal olur bu. İyisi mi, şöyle bir denklemde orta yolu bulalım: Okuruna ulaşamamış, bu nedenle bilinmeyen pek çok harika kitap raflarda çürüyorsa da, çok satan ve hakikaten ustaca kaleme alınmış, çok iyi edebi eserler de var. Yani, çok satan iyi eserler olduğu gibi, az satan kötü eserler de fazlaca mevcut dünya edebiyatında.

Öyleyse, soruyu, çok satan olmak önemli mi, halinden çıkarıp şöyle düzenlemekte fayda var sanırım: Çok satan kitap yazmak yazar için önemli mi? (Zurnanın bir kez daha zırtladığını siz de duydunuz mu?)

Size, öğretmenliğin kutsal olduğunu söylediler; şairlerin tanrısal olduğunu; yazarların erdemli olduğunu; imamların, hahamların ve papazların Tanrı'yla aranızdaki bağ olduğunu; sanatkârların duyarlı olduğunu — listeyi uzattırmayın bana, biliyorsunuz işte, böyle bir yığın safsatayla kutsallaştırdı insanların bir kısmı kendini ve birilerini. Oysa kutsal olan bu kılıflar değil, yaptığınız şeyi yapma gerekçenizdir. İnsanlığa gerçekten artı değerler katmaya niyetli olan bir tornacı — bir bakkal, bir muhasebeci, bir ebeveyn — kendini kutsallaştırmaktan haz duyan öğretmenden de, şairden de, yazardan da, imam, haham ve papazdan da, sanatkârdan da daha kutsaldır. Hatta bir adım ileri giderek şunu söylemek bile mümkün ki, hayatına yansıtmaktan mahrum olduğu tüm iyi niyetli şeyleri gün yirmi dört saat geveleyip de kendi yaşamında uygulamayandan daha ikiyüzlü bir varlık yoktur.

Yani mi? Yanisi şu: Bendeniz, çok satar olmak benim için önemli değil, diye ahkâm kesen ikiyüzlü yazarlar güruhundan olmayı reddediyorum. Kabul, bu cümleyi gerçekten büyük samimiyetle söylemiş adamlar ve kadınlar var, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar  gibi başyapıtlar kaleme almayı başaran J. D. Salinger gibi, ama sayılarının çok olduğuna inanasım gelmiyor. Çok satar olmanın benim için önemli olmasından sanırım. Çünkü, satılan her kitabım, yazdıklarımın hakkıyla yorumunu yapabilecek bir okura ulaşması olasılığını etkileyecek. Tanrı aşkına, bunu hangi yazar istemez? Bir çeşit mastürbasyon gibi kendimi tatmin etmek için yazmıyorum ki. Zihnimizin bağlı olduğunu varlığım kadar net bildiğim Ortak Bilinç'e doğruluğuna inandığım şeyleri aktarabilmek adına yazıyorum, okunmak ve bilinmek için. Beklentilerim bu doğrultudayken azıyla yetinmek bana göre değil. Eh, yetinenlere de mütevazı yaklaşımları nedeniyle şapka çıkardığımı söylemeden geçemeyeceğim.

Ama, hayır, yanlış yorumlanmayı da istemiyorum tarafınızca. Çünkü yazdıklarımın gerçek okurunu bulduğuna tanık olmuş biri olarak şanssız da addedmiyorum kendimi — anlayacağınız, bakın, nasıl da hak ettiğim değeri bulamıyorum, hadi, hep birlikte bana acıyalım, yazısı değil bu. Bu, daha çok, beklentilerim gerçekleşmese de daha iyisini yapabilmeye çalışıyorum, yazısı. Ancak tam da bu nedenle sitemkâr biraz da. Hayır, okuruna değil; eleştiri kıstaslarını yayınevinden gelecek reklam parasına göre belirleyen basına, kitabın ruhuna erişmek yerine yüzeysel okuma yapmayı tercih eden eleştirmene, metne derinlikli bakmaktan yoksun eleştiri sistemine ve tabii, kendime. Sanıyorum, bu aşamada gereken de bu.

Yukarıda da değindiğim gibi, aslında Mesih'in Klonu "gerçek okur"unu bulmayı başardı. Bu gerçek okur sayısı iki elin parmaklarını geçmese de oldu bu — ki, okurundan sağlam bir geri dönüş almayı başaramayan pek çok yazara kıyasla bu konuda kendimi şanslı varsaymam bile mümkün. İzninizle, o geri dönüşlerin birkaçına bakalım şimdi:

Kitap Yurdu'ndaki Mesih'in Klonu sayfasının altına kitabın okuru Özge Biricik şunları yazmış:

"Mesih'in Klonu benim için 2007'nin sürpriz kitaplarından biriydi. Hiç ummadığım kadar kaliteli bir kurguyla kotarılmış, yer yer tarihi roman yer yer de aksiyon romanı olarak akan, gizemci, ilerici, benzersiz okuma keyfi sunan bir roman.

Demeliyim ki piyasada bolca bulunan ve edebi zayıflıklar nedeniyle okunamayan komplo kitaplarından biriyle karşılaşacağım düşüncesiyle almıştım. Oysa yazar beni daha ilk sayfalarda şaşırtmayı başardı, ortaya Türk edebiyatı için benzersiz bir eser koyduğunu kanıtladı.

Mesih'in Klonu bir film gibi kesintisiz akıyor. Elden bırakmak çok güç. Tarihi bilinmezlere inanılmaz bir mantıkla ışık tuttuğu yetmezmis gibi, bilimsel birçok konuyu da inanılmaz bir sadelikle aktarıyor.

Yazdıklarımın bir övgü silsilesi gibi ilerlediğinin farkındayım, ama bir sosyoloji eğitmeni olarak üniversitedeki öğrencilerime de önerdiğim bu romanı baska türlü okurlara tanıtmam mümkün değildi.

Yazarı ve yayıncıyı kutluyorum.

Aynı sayfadaki bir başka geri dönüş de Aynur Gürsu adlı okur tarafından yapılmış:

"Bu kitabı çok beğendim. Aşkın Güngör'ün okuduğum ilk kitabı ve ister istemez hayran kaldım. Fakat kitap öyle bir bitti ki sanki devamı olacakmış gibiydi... Acaba kitabın devamı olacak mı, ya da var mı? Ben aradım fakat bulamadım..."

Bir diğer popüler kitap satış sitesi olan Idefix'teki Mesih'in Klonu sayfasında yer alan okur yorumları da biri hariç övgülerle dolu. Övgülerin metni deşmek yerine kısa beğeni cümlelerinden oluşmasını göz önüne alarak sadece "Vaktinize Yazık" başlıklı olumsuz eleştiriyi burada paylaşmayı tercih edeceğim:

"5 kişinin bol keseden 10 puan vermesine (sanki Barış Manço'nun çocukları var karşılarında, 10 puan 10 puan ve Aşkın şampiyon) ve arka kapağın ilgimi çekmesine kanıp, hevesle alıp ite kaka zar zor bitirdiğim bir kitap oldu. Size diyeceğim odur ki, burada gördüğünüz yorumlar ve verilen puanlar gerçeğe en ufak bir yakınsama göstermiyor bile.
Tamam, konu ilgi çekici ama çok yavan işlenmiş. Tamam iyi kötü bir edebi anlatım katılmak istenmiş, ama sayfalar akmıyor. Olmamış diyor 10 üzerinden 4 veriyorum."

Okurundan geldiğini hesaba katarsak, ben buna da "hayır" demiyorum. Beğenenler kadar beğenmeyenler de deşsin kitabı, ama mümkün mertebe diğer okur adaylarına doyurucu fikir vermek adına yapsın bunu.

Başka kitap satış ve tanıtım siteleriyle, bloglarda da çeşitli eleştiriler var kitapta ilgili. Ulaştıklarıma Mesih'in Klonu'na ait blogda yer vermiştim. Hatta tanıdığınız yazarların değerli eleştirilerine de ulaşabilirsiniz orada. Dileyen buraya tıklayıp ilgili sayfaya gidebilir.

Ben son olarak sizinle, türün üstatlarından Giovanni Scognamillo'nun lütfettiği değerlendirmeyi paylaşmakla yetineceğim:

"(...) Aslında kitabın sonuna az kaldı, ama yorumlamak için çokça malzeme var, final sürpriz olacaktır. İtiraf edeyim ki yazarlığınızı sayenizde keşfettim ve çok memnun kaldım Türkiye'de Dan Brown tarzı bir yazarın bulunduğunu öğrendiğim ve tadını aldığım için. Evet, romanınız başka bir ülkede çıkmış olsaydı dolar veya avro milyoneri olurdunuz. Her şeyden önce konu gerçek bir buluş, yaklaşım hem siyasal hem inançsal göndermeleri ile doğruları listeliyor, kaynak araştırması ise örnek bir çalışma. Sizi candan kutluyorum. (...)"

Sanıyorum, sözü nereye bağlayacağımı anladınız. Okurlarının tamamına yakını tarafından beğeniyle karşılanan; Giovanni Scognamillo, Burak Eldem, Sadık Yemni, Mavisel Yener, Melek Güngör gibi edebi donanıma sahip yazarlarca olumlu yaklaşılan Mesih'in Klonu'nun basın tarafından görünmemesinin nedeni... Benim aradığım bu.

Türkiye'de yayınlanan ve komplo teorisi kitabı diye sınıflandırılan, maalesef pek çoğuna "paçavra" demek zorunda kaldığım onlarca kitaptan ayrı bir yerde durması için aylarca bilgi araştırması yaptığım; sayfalarının arasında genetik teknolojinin, tarihsel kurgunun, bilim kurgunun, gelecek öngörüsünün yer aldığı; başka türlüsünü bilmediğimden hemen her cümlesini ince ince tasarlamaya gayret ettiğim bir kitabın — hele ki değindiği İsa Mesih ikilemi, Kutsal Kâse teoremi, Amerika'nın dindarlık silahı, Deccal'e ve Mehdi'ye atmaya çalıştığı modern bakış nedeniyle hiç değilse bilinir olması gereken bir kitabın — suskunlukla çevrelenmesinin nedeni ne?

Başka sekilde sorarsak — Dünyanın Mesih'in Klonu'na neden ihtiyacı yok?

Her ay çok daha kaliteli onlarca benzer kurgunun rafları işgal etmesinden mi, bendenizin lüzumsuz beklentisini karşılayacak yetkinlikte olmamasından mı?

Bu konuya daha sonra döneceğiz...

Aşkın Güngör, 19 Nisan 2010
TANITIM FİLMİ

video

TANITIM METNİ
Rivayet odur ki, son ve büyük savaştan önce Deccal ortaya çıkacaktır. Terörü ve karmaşayı yönetecek, kötü amaçlarına ulaşabilmek için dünyanın zirvesindekilerle işbirliği yapacaktır. Tüm bu çabalar boyunca gerçek yüzünü saklayacak ve kutsal bir figür olarak algılanacaktır. Öyle ki Deccal Mesih olarak anılacak ve izinde yürümeye ant içen kitleler tarafından peygamberliği kabul edilecektir. Tüm bunlar Kıyamet’in kopmasına yakın zamanlarda gerçekleşecektir.

Soru odur ki, uzay çağı olarak da nitelenen 21. Yüzyılda insanlar nasıl ve ne şekilde bir kişinin peygamberliğine onay verecektir? Bilimin anılmadığı zamanlarda bile kuşkuyla bakılan peygamberlik makamı nasıl, ne şekilde kabul görecektir?

* * *

İkilem odur ki, İncil’e göre İsa Mesih Romalılar tarafından çarmıha gerilmiş ve Golgota Tepesi’nde ölmüştür. Kuran’a göre ise Tanrı’nın ilahi müdahalesiyle İsa göğe kaldırılmış, Romalılar onun suretine büründürülen başka birini çarmıha germiştir.

Soru odur ki, İsa’nın kanıyla dolu olduğu rivayet edilen Kutsal Kâse’de gerçekte kimin kanı vardır? İsa Mesih’in mi, yoksa başka birinin mi?

Mesih'in Klonu bu sorulardan ve ikilemlerden hareketle iki bin yıl önce çarmıha gerilen kişinin DNA'sı ile klonlanacak kişinin kim olacağı sorularına yanıt veriyor. Zaman zaman tarihsel bir kurgu olarak akan eser, tarihler arasında gezinerek efsane halini almış pek çok olayın da gizlerini açıklıyor.

KİTAP HAKKINDA
Mesih'in Klonu 2007 Kasım ayında İnkılap Kitabevi tarafından yayınlandı.

"İslam inanışındaki kıyamet alametlerinin günümüz gerçekliğindeki yorumu ne olur?" sorusuyla gelişen fikirsel yaratım süreci 2005 tarihini taşıyor. Dolayısıyla romanın yazımı üç yıllık bir zamana yayıldı.

Mesih'in Klonu, İslam ve Hıristiyan inanışlarındaki "farklı" İsa Mesih yorumlarının kıyamet sürecindeki etkilerine değinen, referansını Kuran ve İncil'deki anlatılardan olduğu kadar tarihten de alan çok eklemli bir roman.

Kitap, Amerikan Hükümeti'nin 2002 yılında gerçekleştirilen gizli bir operasyonla İsa Mesih'i klonlamasını ve söz konusu bu hareketin tüm dünya üzerindeki etkilerini akıcı bir dille anlatma gayesi taşıyor.

KİTAPTAN...
Yahuda İskariyot yüzyıllar sonra yazılacak olan Müjde’yi okuma şansına erişseydi şüphesiz her şeyin metinlerde anlatıldığı şekliyle yaşanmış olmasını dileyecekti. Çünkü o zaman karşılaşacağı ölüm daha kısa, daha acısız, eğer böyle bir şey mümkünse daha katlanılır olacaktı. Oysa cebindeki otuz altınlık kesenin ruhunu neden rahatlatmadığını sorguladığı kısacık anların dışında o gece hâlinden pek de şikâyetçi değildi. Bir lejyon askerin önünde hızlı adımlarla yürüyor, onlarca değneğin ucunda sallanan meşalelerle fenerlerin ustaca eğip büktükleri gölgesini takip ediyordu.

Her zamankinden daha sessizdi gece. En küçük çıtırtı bile yankılanarak yıldızlara dek yükseliyor gibiydi. Buna rağmen, Yahuda, askerlerin hangi özgüvenle ayaklarını yere pervasızca çarpadurduklarını anlayabilmiş değildi. Bu denli gürültü çıkarmaya devam ederlerse kuzu tuzaktan kaçacak, kim bilir, belki on biri de ardına takmaya muvaffak olacaktı. Böyle bir ihtimalin baş kâhin Kayafa’nın hiç hoşuna gitmeyeceği ortadaydı.

Yahuda biraz yavaşlayarak ön saftaki askerlerin kendisini geçmesini sağladı. Gayretini çok da belli etmeyerek komutanla yan yana gelmeye çabaladı. Askerlerin baldırlarına sürtünen gölgesinden gözlerini bir an bile ayırmayarak, “Az kaldı,” dedi. “Sidrun’un ötesinde”

Komutan kaşlarını çatarak baktı. “Bunu zaten biliyoruz,” dedi dik dik. “Kâhine söylediğin de buydu. Peki ya ev?”

“Yakında,” diye mırıldandı Yahuda.

“Dilerim haklısındır.”

Haklılık! Yahuda İskariyot için bu kelime pek bir şey ifade etmiyordu. Kudrete sahip olduğuna inandığı bir adamın ardında çok değerli günler yitirmiş, sonunda duyduklarının hiç de tanrısal olmadığına kanaat getirmişti. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Bunca zamandır duydukları, atalarca söylenegelenlerden farklı değildi: Adil ol! İyilik yap! Yaratılanların birbirlerinden üstün olmadığını takdis et ve Yaratan’ı bil! Yahuda bunları zaten biliyordu, ama dünyayı değiştirecek ve yaşanılası bir yer hâline sokacak olanın bilmek değil, yönetmek olduğunu düşünüyordu. Suyu şaraba çevirmek, yaraları iyileştirmek, fersiz gözlere aydınlık vermek kudretleriyle donatılmış —ya da hiç değilse harika bir göz boyamacılıkla tüm bunları yapabildiğine kalabalıkları inandırmış birinin hak ettiği krallığı elinin tersiyle itip izinden gelenlerin umdukları ayrıcalığı da yok saymasını kabullenemiyordu. Haklılık ya da haksızlık diye bir ayrım varsa tam da bu noktadaydı işte. Kudretli bir krallığın en yetkili isimlerinden olmak varken bir lejyon komutanının küçümseyici bakışları karşısında el pençe durmak haksızlığın dik âlâsı değil miydi? Böyle bir durumda hangi hakka, hangi kudrete inanmak gerekirdi? Haklılıkmış! Saçmalık! Hak denen şey en yüksek ücreti verence alınırdı. Kudretse, işte böyle, üzerine elini vurduğunda içindeki otuz altın şıngırdayan bir keseye sığardı.

“Çok var mı daha İskariyot? Sabrım tükeniyor!”

Yahuda kolunu kavrayan ele yan gözle baktı. Kısacık bir an çekip kurtarmayı düşündü kendini. “Söz verdiğimi sunacağım komutan,“ diye fısıldadı. “Ama bana sorarsanız, askerler biraz sessiz olmalı.”

“Sana bir şey sormuyorum!” diye kükredi adam. “Yolu göster, yetişir!” Kalın kaşlarının altında gözleri alev alev yanıyordu.

Yahuda üstelemeyerek yürüyüşünü hızlandırdı. Arayı açmamak için adımlarını küçülten askerlerin önündeki yerini aldı. Geniş arazinin ucundaki büyük bahçede gölgelerden biçilmiş gibi dikilen kerpiç evi işaret etti kolunu uzatarak. “Nikodemus’un hanesi,” dedi. “Nasıralı ve on bir orada.”

Askerlerden birinin gizlemeye gerek görmediği kıkırdaması duyuldu. Bir diğeri, “Yahudilerin Kralı,” diye söylendi alaylı bir dille. İki asker, komutanın hızlı adımlarla yanlarına geldiğini fark edene kadar boğuk boğuk güldü.

Yahuda, Hiç değilse gülerken temkinli davranıyorlar, diye geçirdi aklından.

Aynı anda komutanın ağır bir taşın yere düşüşünü andıran emri duyuldu: “Bekleyin!” Askerler hiç değilse yürümedikleri zaman sessiz kalabildiklerini kanıtlamak istercesine oldukları yerde durdu.

Birden hızlanmışçasına rüzgâr şakladı Yahuda’nın kulaklarında. Nedense üşümeyi diledi. Belki böylece içinde olduğu bu hareketli resmin dışına çıkabilecek, gerçekten ne yapmakta olduğunu, ruhunu bir türlü sakinleştiremeyen otuz altın için bu külfeti taşımaya değip değmeyeceğini sorgulayabilecekti. Ne var ki üşümek bir yana, tüm bedenini içten içe kavuran alevlerin boğazından taşmaya çalıştığını sandı. Ömrünün hiçbir döneminde duymadığınca yoğun bir susuzluk hissi kapladı benliğini. Üstelik bu his, başkasına ait yüzünü göğe doğru çevirip haykıracağı ve hemen ardından son nefesini vereceği ana dek geçmeyecekti. Başını kaldırmaya cesaret ederek komutanı süzdü. Bir şeyler sormasını bekliyordu —orada kaç kişiler, silahları var mı, baskına karşı geliştirdikleri bir plan mevcut mu türünden sorular. Oysa komutan tek söz etmeden uzaktaki eve baktı ve çevrelerini saran sessizliğin korkutucu şekilde büyümesine aldırmayarak dakikalar boyunca alt dudağını ısırıp durdu.

Bir süre sonra her şey o kadar durağan bir hâl aldı ki Yahuda sessizliğin temasına maruz kalan herkesin mermer bir heykele dönüşeceğini, yüzyıllar sonra bu araziye yanlışlıkla yolu düşecek birkaç gezginin de zamanın hoyrat elleri arasında biçimlerini iyice yitiren bu heykellere bakarak saçma sapan efsaneler türeteceklerini düşündü. Neyse ki ön safta yer alan askerlerden biri konuştu da içindeki garip kaygıyı kurcalamaktan vazgeçti Yahuda.(...)


YORUMLAR

Giovanni Scognamillo - Araştırmacı Yazar
Aslında kitabın sonuna az kaldı, ama yorumlamak için çokça malzeme var, final sürpriz olacaktır. İtiraf edeyim ki yazarlığınızı sayenizde keşfettim ve çok memnun kaldım Türkiye'de Dan Brown tarzı bir yazarın bulunduğunu öğrendiğim ve tadını aldığım için. Evet, romanınız başka bir ülkede çıkmış olsaydı dolar veya avro milyoneri olurdunuz. Her şeyden önce konu gerçek bir buluş, yaklaşım hem siyasal hem inançsal göndermeleri ile doğruları listeliyor, kaynak araştırması ise örnek bir çalışma. Sizi candan kutluyorum.

Burak Eldem - Yazar
Mesih'in Klonu, son yıllarda Türkiye'de yayımlanan en ilginç ve en "merak tetikleyici" romanlardan biri.
İyi bir noktadan yola çıkılarak 2030'ların dünyası ve tabii Türkiye'si, yazarın çizdiği çok çarpıcı tablolarla tanımlanmış ve daha başlardan itibaren etkili bir atmosfer yakalanmış. Kitabın akışı içinde geriye, hatta bazen günümüzden iki bin yıl önceye dek yapılan küçük gönderme ve yolculuklar, ana kurguyu besleyen ve merak duygusunu artıran faktörler olarak devreye giriyor ve hikayenin bütününü daha da ilginç hale getiriyor. Bu noktada, ayrıntıların da çok iyi tasarlandığını ve okurun zihninde kitabı okurken aşama aşama gelişen alternatif açıklamalar için dikkate değer ipuçları verdiğini söyleyebilirim.
Marduk'la Randevu'ya ilişkin sohbetlerde sürekli olarak, asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken konunun, 2012 sonrasındaki dönüşümler ve bunun sosyal, siyasi sonuçları olduğunu vurgulamaya çalıştım.
Etkili ve istikrarı sarsacak bir doğal faktörun devreye girmesinin, üç bin altı yüz yıl önce dönemin güçlü sosyal yapılarını nasıl sarsıp dönemsel bir kaosa yol açtığından; bugünün görece çok daha kalabalık, teknolojik olarak gelişmiş, ancak kaosa ve krize daha fazla açık dünyasında, benzeri bir durumun günlük hayatı nasıl etkileyeceğinden söz ettim. İşte Mesih'in Klonu, böyle bir gelişmenin sonrasında oluşacak dünyanın resmini yapıyor ve 2030'larda bunun yaratacağı, tetikleyeceği siyasi, ekonomik gelişmeler üzerine, dikkate değer bir varsayım sunuyor.

Sadık Yemni - Yazar 
İşlerden ara bulduğumda Mesih'in Klonu adlı kitabınızı büyük bir zevk alarak okudum. Dil beceriniz, akıcılık, kesim (montaj) ve buluş yetinizi kutluyorum. Bayağı filmatik de diğer yandan. Umarım bir gün sahnede de izleriz.
Bu kitapla beni tanıştırdığınız için bir kez daha teşekkür ederim. Esin kaynağınız gür olsun dostum.

Mavisel Yener - Yazar 
Mesih'in Klonu'nun alt yapısında her şeyden önce uzunca bir okuma serüveni yattığı belli. Aşkın Güngör tarih kitaplarını ve yaygın dinlerin kutsal kitaplarını incelemiş. Kurguyu Marduk efsanesi ile ilişkilendirmesi ilginç. Mesih'in gelişi ve Marduk'un gelişi metaforu incelikli işlenmiş.
Aslında Mesih'in Klonu'nda pekçok ara "hikaye" var. Bu da başlarda "ayrıntı" gibi görünse de hepsinin gerekli ara geçişler olduğu açık.
2034 yılı anlatılarıyla ilintili olarak Mesih'in kopyalanmasına kadar geçen süreç anlatılıyor ilkin. Çarmıhtaki İsa'nın kanıyla doldurulan kasenin peşinden koşuyoruz, ister istemez Tapınak Şövalyelerine uzaniyor konu. Klonamanın bilimsel damarı da gözardı edilmemiş bu arada. Mesih'in çevresinde birleşen bir grup, Amerika ve planların uygulamaya sokulma girişimleri...
Mesih'in Yeniden Doğumu Projesi çok ilginç sonuçlara yelken açıyor ve kitabın sonunda umulmadık bir final... (Elbette söylemem, okuyun, görün!)
İtiraf etmeliyim ki kitap "zor" bir kitap. Okurun farklı kaynaklardan beslenmeden bu kitapla buluşması düş kırıklığı yaratabilir onda. Örneğin Marduk konusundan yola çıkılıp, siyasal ve ekonomik güçlerin bunu kullanması, her zamanki gibi çıkar gruplarının, bundan da yararlanmaya çalışması, dinler tarihi...vs.
Aşkın Güngör'ün Gohor dizisini okuyanlar onun sonsuz düş gücünü ve akıcı dilini iyi bilirler, işte bu düş gücünün yarattığı Mesih'in Klonu, bilim kurgu hayranlarının çok seveceği bir kitap. Aşkın Güngör'ün eline, yüreğine sağlık.
Bu bahane ile ona bir soru sorayım: Acaba Gohor'da tasvir ettiği o kent, Marduk sonrasına insanları hazırlayacak kent midir?

Burcu Bilici - Okur Yorumu 
Bir solukta okudum Mesih’in Klonu’nu. Bilim kurgu ve benzer şekilde isimlendirilen kitapları ben Aldoux Huxley Cesur Yeni Dünya ile keşfetmiştim. O günden beri de bu anlamda sistemli bir okuma çabası içine girdim. Sizin kitaplarınızdan haberliydim ve okunacaklar listesine almıştım.
Mesih’in Klonu beni çok etkiledi. Kurgu çok çok iyi. Yalnız bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama kitabın belli bir yerine kadar karakterler ve olayların gerçekleşme sıraları biraz karışık sanki… Sonrasında geri dönüşler toparlanıyor ve çok heyecanlı bir hale bürünüyor. Betimlemeler bana orada olduğum izlenimini verdi ve bunu fark ettiğimde gülümsedim çünkü sizde bilirsiniz ki her romanı okurken onun içinde yer aldığımızı düşünmeyiz.
Ben kitabı okurken biraz da tarih içinde buldum kendimi... Uzun zamandır düşünmediğim Maya uygarlığını tekrar açıp okuma ihtiyacı hissettim, karakterler hakkında nette biraz araştırma yaptım. Uzun zaman önce okuduğum Marduk’la Randevu 2012'yi anımsadım. Ve bence bir romanın başarısı araştırma yapmaya teşvik etmesiyle de değerlendirilebilir.
Bunun yanında beni asıl ilgilendiren şeylerden biri de dil ve dilin kullanılışı. Bu anlamda ciddi bir özen içinde oluşunuz beni çok mutlu etti. Gündelik dilin kullanılışı okuyucuyu hiç yormuyor. Kullanılan cümleler çok vurucu ve istenilen etkiyi yaratıyor.
Mehmet Dilemma ve Mesih İsa baskın karakterler olsa bile ben Ahmet Cansal’ın korkutucu gücünden çok fazla etkilendim. En çok etkilediğim sahneler ise İstiklal Caddesi ve Riyad katliamıdır ki anlatımı sahiden beni sarstı, tüylerim diken diken oldu..
Velhasıl kelam emeğinize ve bilgi birikiminize sağlık…

Özge Biricik - Okur (Kitap Yurdu) 
Mesih'in Klonu benim için 2007'nin sürpriz kitaplarından biriydi. Hiç ummadığım kadar kaliteli bir kurguyla kotarılmış, yer yer tarihi roman yer yer de aksiyon romanı olarak akan, gizemci, ilerici, benzersiz okuma keyfi sunan bir roman.
 

Demeliyim ki piyasada bolca bulunan ve edebi zayıflıklar nedeniyle okunamayan komplo kitaplarından biriyle karşılaşacağım düşüncesiyle almıştım. Oysa yazar beni daha ilk sayfalarda şaşırtmayı başardı, ortaya Türk edebiyatı için benzersiz bir eser koyduğunu kanıtladı.
 

Mesih'in Klonu bir film gibi kesintisiz akıyor. Elden bırakmak çok güç. Tarihi bilinmezlere inanılmaz bir mantıkla ışık tuttuğu yetmezmis gibi, bilimsel birçok konuyu da inanılmaz bir sadelikle aktarıyor.
Yazdıklarımın bir övgü silsilesi gibi ilerlediğinin farkındayım, ama bir sosyoloji eğitmeni olarak üniversitedeki öğrencilerime de önerdiğim bu romanı baska türlü okurlara tanıtmam mümkün değildi.
 

Yazarı ve yayıncıyı kutluyorum. 

Aynur Gürsu - Okur (Kitap Yurdu) 
Bu kitabı çok beğendim. Aşkın Güngör'ün okuduğum ilk kitabı ve ister istemez hayran kaldım. Fakat kitap öyle bir bitti ki sanki devamı olacakmış gibiydi... Acaba kitabın devamı olacak mı, ya da var mı? Ben aradım fakat bulamadım... 

Haluk Hepkon - Radikal Kitap 
Son yıllarda gerek dünyada gerek ülkemizde komplo teorileri etrafında şekillenen anlatılar çok tutuluyor. Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi'yle başlayan bu yeni türü sınıflandırmak son derece zor görünüyor. Aşkın Güngör'ün Mesih'in Klonu da bu türden çalışmalardan. İslam'daki çarmıha gerilenin İsa peygamber olmadığı inanışından yola çıkan Güngör, Marduk'lu, Tapınak Şövalyeli, Kutsal Kase'li, Mehdi'li bir hikâye anlatıyor. Kurgusu fazlasıyla Hollywood filmlerini hatırlatan anlatının kahramanları Amerikan dizilerinden fırlamış gibi konuşuyor, küfür ediyor ve şiddetle haşır neşir oluyorlar. Ne diyelim, meraklısı için çekici olabilir. 

Melek Güngör - Yazar 
Mesih'in Klonu'nu bir solukta okudum. Doğrusu geçmişten gelen söylencelerle günümüz dünya ahvalini ve özellikle Türkiye'nin bugün içinde olduğu durumu çok güzel harmanlamışsınız. Kitabı okuduktan sonra onu neden kitapçıların bilim kurgu değil de politik kurgu reyonunda bulduğumu daha iyi anladım. Kitapta yer alan toplu katliamların icra şekli ile ABD'deki Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırı arasında ironik bir paralellik var. İçimizdeki düşmanın ABD'yi mekân tutup işini becermeye çalışması da bunun ayrı bir parçası. Çok iyi bir gözlemci olduğunuzu düşünüyorum.
Kitabınızın hak ettiği ilgiyi göreceğine eminim ve ileride bir filme konu olacağını sanmaktayım.

Bilgin Adalı - Yazar 
Bu gece ölürsem sebebim Mesih'in Klonu'dur. Hala onu okuyorum. Yarıladım. İtirazlarım, eleştirilerim saklı - onlar yazar gözüyle. Okur gözüyle baktığımda, bu kitabın "best seller" olmamasını anlayamıyorum. Hayal gücü inanılmaz zengin. Kurgu bir film kurgusu gibi (uzattığın yerlere itirazlarım hep saklı), öykü çok sürükleyici. 

BOZCİN - Okur - Kayıp Rıhtım
Başından sonuna takılmadan okunabilecek sürükeyici bir kitap. Kullanılan ustalıklı dilin yanında bir yerli kitabın da inanılmaz yaratıcılık içerebileceğini hayretle görüyorsunuz.